Sol, daha mı az kasvetli?
Nicedir üzerine kafa yorduğum bir husus vardı. Son zamanlarda katıldığım etkinlikler, bu konuyu soğutmadan kaleme almam yahut dile getirmem gerektiğini güçlü bir şekilde hissettirince oturup şıpınişi bu “deneme”yi yazdım.
Eserleri, onların muhteviyatı ve edebi başarısından ötürü 2006 yılında Nobel Edebiyat Ödülü verilen Orhan Pamuk, ödül töreninde müthiş bir konuşma yapmıştı. Hatırlayanlar vardır ki kızdığı ve öfkelendiği birçok şey sıralayıp “işte bu yüzden yazıyorum, beni yazmaya iten öncelikle bu duygular” demişti.
“Berlin Şiir ve Edebiyat Akşamları” başlığı ile duyurulan ve Barış Pirhasan’ın konuk olduğu bir etkinlikteyiz. Etkinlik ilerledikçe kafamda sorular birikiyor. Önce Pamuk’un o sözlerini hatırlatıp “Peki sizi kızdıran, öfkelendiren bir şeyler var mı, siz hangi saikle yazıyorsunuz? ” sorusunu sormayı planlıyorum. Ancak söz bana geldiğinde o an bambaşka bir soru peyda oluyor zihnimde. Dünyanın bu berbat gidişatına paralel olarak birçok alana sirayet eden vasatın, şiir ve edebiyattaki yansımasını sormaya çalışıyorum. İlkokul aydınlığında, retorik ve kafiyeden ibaret ve mamafih internetten aşırılmış kadın portreleri, isimsiz resim ve fotoğrafların altına döşenen metinlerin “şiir” diye yaygınlaşmasından falan söz ediyor ve Pirhasan’a hem bu konuda hem de dünyanın bu kötü gidişatı hakkında ne düşündüğünü soruyorum.
Etkinliğin moderatörü “bu hep böyleydi ve vasat her zaman vardı” babında cümleler kuruyor. Pirhasan ise “önemli olan insanın kendisini geliştirmesidir” diye kısa bir yanıt veriyor. Kadim arkadaşım kulağıma eğilip sesinde hissedilen istihza ile “bak bunu bilmiyorduk” diyor ve çoğu zaman olduğu gibi bendenizi gaza getiriyor. “İki umutlu cümle kurması çok mu zor?” derken hayli haklı olduğunu düşünüyor ve “Nazım’ın, Enver Gökçe’nin, Orhan Veli Kanık’ın, Cemal Süreya’nın, Sennur Sezer’in, Ahmet Arif’in, Edip Cansever’in, Gülten Akın’ın, Atilla İlhan’ın, Turgut Uyar’ın ve adını sayamadığım daha nicesinin yaşadığı bir o döneme, bir de bu döneme bakın!” demek için söz istiyorum.
Keza “bahsi geçen şairleri ve şiirlerini bilmeyen, hatta bu şiirlerden bir dörtlük olsun ezberlememiş okumuş insan yok gibidir.” diye eklemek, “ama bugüne dair birkaç şair ismi saymanın zor olacağını, günümüz şiirinin güzel sözlerden ibaret olduğunu ve bu kötü gidişatın, dayatmanın kültürel atmosferinden beslendiğini hatırlatıp aksine geçmişle bugün arasında büyük farklar olduğunu” vurgulamak istiyorum. Ancak fırsat verilmiyor.
Bu tür etkinliklere mantıklı ve makul gerekçelerle ayak sürmek şöyle dursun adeta konuşmacıyı pohpohlamaya, ona hayranlığını dile getirmeye ve ilişki geliştirmeye gelenler maalesef çoğunluğu teşkil ediyor. Ayrıca bu insanlar tabii ki kendi yetersizlikleri, kompleksleri ve dahi çeşitli zaafları hasebiyle kraldan çok kralcı davranıp soru sorulmasından ve farklı bir fikrin ileri sürülmesinden hayli rahatsız oluyorlar.
Hafızam beni yanıltmıyorsa 2000 yılında Adam Sanat Dergisi şiir çözümleme yarışması düzenlemiş, Ece Ayhan’ın “Meçhul Öğrenci Anıtı” adlı şiirini çözümleyen bir edebiyat öğretmeni birincilik ödülü almıştı. O çözümlemeden Ece Ayhan’ın şiirlerinde cümlelerin öyle retorik olsun diye kurulmadığı, aksine her satırının önemli siyasal ve sosyal bilgiler içerdiği, bahis konusu şiirin devrimci gençliğe yazılmış bir ağıt olduğu ve gericiler tarafından katledilen Battal Mehetoğlu’na atfedildiği, dergide dile getirilen bilgiler arasındaydı. Dahası kaynaklar söz konusu şiirin devlete, otoriteye ve resmi tarihe karşı çıkan bir poetika taşıdığını da söylüyordu.
Bu cümleleri özetleyip Pirhasan’a “sizin şiir poetikanız nedir?” diye de sormak için ısrarla söz istiyor, heyhat kaldırdığımız el çoğu zaman olduğu gibi burada da havada kalıyor.
Malum çoğunluğun etkisiyle üç soruyla noktalanan etkinlikten çıkıp kendimizi sokaklara atıyoruz. (Sorulardan biri “beğendiğiniz birkaç şair ismi verebilir misiniz” yönündeydi ki Pirhasan’ın anlamsız bulup cevap vermediği bu istek; tam da o kitlenin ortalamasını aralıyordu.) Arkadaşım “ne anladık, ne geçti elimize” diyor ve ekliyor: “Bir hiç ve zaman kaybı!” Ona reveransla onay verip “şöyle esaslı bir söz, anlamlı bir değerlendirme, yeni bir şey… duymadık, haklısın!” diyor ve düşüncelere dalıyorum.
Öncelikle çeşitli nedenlerle dış dünyadan, sokaklardan, akan hayattan ve dahi birçok şeyden izole insanlara böyle sorular sormanın ne denli doğru ve anlamlı olup olmadığını sorguluyorum. Hali vakti yerinde, konforlu da sayılacak bir yaşam süren insanlardan insanlığın sorunlarıyla hemhal olmasını beklemek ha keza. Az çok tanıma fırsatı bulduğumuz ünlü ve/ya tanınmış insanları gözümüzde çok mu büyütüyor, onlara gereğinden fazla bir önem mi atfediyoruz? gibi sorular dönüyor zihnimde…
………….
Bir kitap düşünün, adı, “Sağın Kasveti.” Alt başlığında “Otoriter Liderler ve çalınan İsyan” yazıyor. Ve kitabın kapağında “Korkma la Biziz Halk!” dövizinin taşındığı bir miting fotoğrafı yer alıyor. Böyle bir kitabın geniş bir kesimin dikkatini celbedeceği aşikâr ki tüm bunlar profesyonel bir “pazarlama”nın ürünü gibi görünüyor.
Bahsi geçen kitabın tanıtılacağı ve yazarı ile bir söyleşinin gerçekleşeceği etkinlikte, Familiengarten’dayız bu kez. Zafer Yılmaz kitabı, yazdıkları ve görüşleri hakkında uzun bir konuşma yapıyor. Söz, çoğu zaman göstermelik bir hal alan izleyiciye verilince ben de söz alıp birkaç cümle kuruyorum. Öncelikle anlatılanları fazlasıyla teorik bulduğumu, aklımda bir şey kalmadığını ve tüm bunların hayatla bir karşılığı olup olmadığı soruyorum. Yılmaz yine uzun açıklamalarla cevap veriyor ve söz bir başka izleyiciye geçiyor. Ancak o kişi soru sormak yerine bana dönüp “teoriyi reddetmek saçmalıktır, ben yalnızca bunu belirtmek istedim” diyerek konuşmasını noktalıyor. Bu kanıya nereden vardığını sormak için el kaldırıyorum ancak söz bir başkasına veriliyor. O konuşmacı sözü, ranta kurban edilen zeytin ağaçlarına getiriyor ve “neden akademisyenler direnen o bir avuç insana destek olmuyor?” diye bir soru dile getiriyor. Yılmaz anlatıyor, anlatıyor ve sonunda ağzından baklayı çıkarıp şu cümleyi kuruyor: “iyi de akademisyenlerin böyle bir misyonu yok ki.”
Arkadaşım bana yaklaşıp “ne yani, onca bedel ödeyen, bu uğurda canını veren insanların böyle bir misyonu mu vardı?” diyor ve “boşuna geliyoruz buralara” diye de sıkıldığını ima ediyor. Bu arada ısrarla el kaldırmama kayıtsız kalamıyor ve bana bir kez daha söz veriyorlar. Öncelikle teoriyi falan reddetmediğimi açıklıyorum. “Ancak teori dediğin kutsal metin değil ki. Kaldı ki günümüzde her şey tartışılıp eleştiriliyor.” diyor ve sözlerimi şu cümlelerle tamamlıyorum: “Yol gösterecek en gerçek teoriler, hayat içinde sınanmış pratikler sonucu ortaya çıkar. Pratikte sınanmamış ve hayatla karşılığı henüz muğlâk tüm teoriler tartışmaya da eleştiriye de açıktır.”
Söyleşinin sonunda “bize önereceğiniz kitaplar var mı?” diye soruyor moderatör. Yılmaz, birkaç teorik kitap önerince ben dayanamayıp “roman önerin, öykü kitabı önerin, onlar da çok önemli” diye söze giriyorum. Çok komik yahut saçma bir şey söylemişim gibi salondan bir kahkaha yükseliyor.
Otobüs durağında beklerken kadim arkadaşım Hançer, “roman ve öykünün tiye alındığı, dalga geçildiği ve buna itiraz edecek insanların pek çıkmadığı bu etkinliklere niye geliyoruz?” diye soruyor ve biraz soluklanıp “seni kıramıyorum işte!” diye de serzenişte bulunuyor. Tereddütsüz, roman yahut öykü okumanın en teorik kitaplardan evla olduğu kanısına varıyoruz. Hançer’in, “sahi, sol daha mı az kasvetli? diye ortaya attığı soruyu tartışırken tanık olduklarımız, yaşam pratiklerimiz ve gözlemlerimiz manzaranın hiçte iç açıcı olmadığını aralıyor. Tam bu sırada az önce söyleşide olan bir grup insan geçiyor önümüzden. İçlerinden bir tanıdık, “bir şeyler içmeye gidiyoruz.” diyor.
Beni yazmaya iten bahis konusu hususlar işte buralarda oluştu. Daha doğrusu bizzat tanık olduklarıma bunlar tuz biber ekti. “Korkma la Biziz Halk!” afişini kitabına kapak yapan bir yazar, bir akademisyen; lakin kendisinin böylesi mitinglerde yer almamasını, akademisyenlerin böyle bir misyonu yok diye açıklıyor. Oysa Hançer’in hatırlatmasıyla soracak olursak, kimin böyle bir misyonu var? Birkaç ay kirasını ödeyemeyecek olsa yaşamı altüst olup yıkıma uğrayacak işçilerin mi, kimin?
Daha çok sosyal ve politik başlıklarla görücüye çıkan benzer etkinliklerde “sol”dan, hatta “sosyalist” soldan yanaymış gibi görünen, Marx’tan alıntılar yapan insanlar; gerçekten bir güzel gün olsun görmeden bu dünyadan göçen yoksullar; sefalet içinde bir yaşam süren halkla eşitlenmek için mi çaba harcıyor? Gerçekten o insanlar için mi mücadele ediyor?
Bütün bu etkinlikler, kitaplar, yazılanlar, söyleşiler, satışlar, kutlamalar, rakı masaları falan… hep bunun için mi? Yani “onbir” dairesi olan “Marksist”, “on” dairesini vermek için mi uğraşıyor?
Özellikle kendini “Marksist” olarak tanımlayan insanların yoksul olanına, hatta orta halli olanına dahi rastlamadım. Aksine tesadüf ettiklerimin tuzu kuruydu. Yazlığı, kışlığı ve malı mülkü olmayan yok gibiydi.
Evleri, barkları, tatilleri, gezmeleri, yeme içmeleri ile oldukça rahat bir hayat süren ve üstelik gelecek gibi, iş-güç gibi hiçbir korku ve kaygıları olmayan bu insanlar; başkaları için bu konforlarından vazgeçer mi, bu konuda taviz verir mi, doğrusu emin değilim.
Engin Kaban – 21.11.2025
İlk yorum yapan olun