SEÇİME ELİF KALA
BERLİN’in SOL’dan ATAN NABZI
Yalçın BAYKUL
”Büyüklerimizin ‘Sakın olmayın!’
dediklerinden olduk!” 68’lilerden
Berlin ilginç bir şehir. Seçim zamanları bu ilginçlik ikiye üçe katlanıyor. Yarım yüzyılı aşkın bir tarihe sahip olan büyük göçün ardından, gerek Türkiye’deki hileli seçimler, gerek Almanya’daki az katılımlı seçimler artık burada yaşayan Türkler hesaba katılmadan hayal bile edilemez bir aşamaya geldi. Berlin, tıpkı FETÖ gibi bir Amerikan/İsrail projesi olduğu iyice ayyuka çıkmış olan AKP’nin oy deposu olması bir yana, her renk ve eğilimden Alman partilerinin de umudu olma özelliğini sürekli korumaktadır. Hemen her partiye fazlasıyla destek çıkan yurdum insanı, burada sosyal demokratları, Hristiyan demokratları, yeşilleri, hatta malum ırkçı ve yabancı düşmanı partileri bile fazlasıyla destekleyerek, ülkelerinde sürdürdükleri, bindiği dalı kesme ama asla ayamama anlayışıyla uygarlık ve insanlık düşmanı partilere olan desteklerini burada da benzer biçimde sürdüre gelmişti. Bugün bırakın Hristiyan demokrat ve liberal partilere olan desteği, koyu ırkçı ve ayrımcı partilere olan Türk desteğinin, ne yazıktır ki hiç de azımsanamayacak boyutlarda olduğu gözlemlenmektedir.
Çok yakından tanıdığım, entelektüel Doğu Alman bir ailenin hukuk okuyan büyük oğullarının genç yaşta Alman Liberal Parti’de kariyer yaptığını görünce, “Ne alaka?” diye sormuştum. Babasının verdiği cevaba oldum olası gülerim: “Oğlumuza sakın komünist veya faşist olma demiştik, ama liberal olma demeyi unutmuşuz maalesef!”
Bugünlerde Almanya’da liberalleri öpüp de başımızın üstüne koyacağımız günleri yaşıyoruz. Özellikle Saksonya eyaletindeki Almanya için Alternatif /AfD partisinin neredeyse yüzde 44’e varan bir başarı kazanması, sol ve sosyal demokratların dışında Hristiyan demokrat ve liberalleri de şapkayı öne koyup derin derin düşünmeye sevk eyledi.
Sağ ve sol uçlara kayış
Alışılmış ve sıradan partilerin temcit pilavı gibi öne sürdükleri tezlerin hiç bir yaraya merhem olmaması, halkın ekonomik olarak sürekli bir eksilme ve tükenişi yaşaması, artan hayat pahalılığının yanı sıra, sürekli olarak sağlık, iş ve kazanç dünyasındaki kesintiler, artan vergiler ve sürekli olarak yükseltilen emeklilik yaşının yanı sıra, emeklilerin hayatta zorlukla kalabilecek maaşlara mecbur bırakılışları, seçmeni statükocu monoton ve hantal partilerden uzaklaşmaya ve yeni ve daha köktenci seçenekler aramaya itmektedir. Gençler, artık ya Sol ya AfD derken, aradaki partilere olan ilgi her geçen gün azalmaktadır. Yeşillerin, doğrudan Amerika ve İsrail yanlısı politikaları, partiyi eski inandırıcılığını kaybetmek bir yana, gençlerin dünyasından tümden silinme aşamasına dek sürüklemiştir.
Solun ağırlıkta olduğu Berlin’de son yıllarda hiç de alışık olmadığımız bir ivmenin yakalandığını görüyoruz. Bunda Anadolu kökenli solcu göçmen bir ailenin hukukçu kızı olan Elif Eralp’in sempatik, bir o kadar da yürekli çıkışlarının büyük rol oynadığı hiç tartışmasız bir gerçek olarak tüm şehrin ilgisini kazanmış durumda. Anketlere göre “Berlin’i yaşanabilir kılacağım!” sloganı ile ipi göğüsleme olasılığı çok yüksek görünüyor. Ancak eski Doğu Berlin semtlerindeki ırkçı ve radikal sağcı kesimin bundan hiç hoşlanmayıp AfD’de kenetlenme olasılığı da asla göz ardı edilmemesi gereken diğer bir olgu.
Söz konusu bu semtlerden birindeki ismini veremeyeceğimiz bir lisede öğrenciler arasında yapılan temsili seçimlerde Elif Eralp’in partisi “Die Linke”ye olan olağanüstü bir yöneliş olduğu saptandı. Artık on altı yaşını dolduran gençlerin de ilk kez oy kullanabilecekleri bu seçimlerde AfD’nin de azımsanamayacak bir ölçüde olduğu kadar “Sol Parti”nin de olağanüstü bir patlama yapmasına kesin gözüyle bakılıyor.
Almanya’nın en kahraman ve en ünlü solcularından, kendisi de bir hukukçu olana Gregor Gysi’nin bile afişlerde “Ben de SOL’a oy vereceğim!” diye boy göstermesi, örneğine az rastlanır jestlerden biri olma özelliğinde.
Seçimleri sokaktaki gençler, mutfaktaki kadınlar ve ocaklardaki tencereler ile işyerlerinde sürekli olarak susturulan çoğunluklar belirler savsözünden yola çıkarak, sokaklardaki, tren ve tramvay duraklarındaki, pazar ve alışveriş yerlerindeki, okullarda ve işyerlerinde sıradan, dar gelirli ve mağdur insanlara uzattık mikrofonu. Sonunda bu şehrin gerçek nabzını yakalamayı başardık gibi. Sonuç ne olursa olsun, elimizdeki gerçekler bunlar.
Ostkreuz banliyö istasyonunda Saksonya seçimlerinden bir gün önce konuştuğumuz Saksonyalı Berto “Seçimler bana bir şey ifade etmiyor. Hayatım boyunca oy kullanmadım, şimdi de kullanmayı düşünmüyorum. Gençliğim Doğu Almanya’da heba oldu. Orada seçimin göstermelik bile bir anlamı yoktu; seçimin sonucunu hep oyları sayanlar belirliyordu. Şimdi de bana hitap eden, benim özdeşleşebileceğim tek bir parti bile yok. Ne kızılı, ne yeşili, ne karası, ne mavisi, hiç biri ilgilendirmiyor beni.”
Bu konuşmaya kulak kabartan, elli yaşlarında mobilya mağazasında işçilik yaptığını söyleyen biri: “Almanya için tek ve en gerçekçi çare AfD!” diye araya girdi. “Ben hep yerli ve milli partilere oy verdim. Elli yaşımı geçtim, hala sırtımda kereste tomrukları ve mobilya parçaları taşıyorum. Aldığım aylıkla anca geçiniyorum. Faşizme ben de karşıyım, ama Almanya’yı düze çıkaracak tek parti AfD’dir. Ülkeyi yabancılarla tıka basa doldurdular. Nefes alamıyoruz artık. Hayatım mobilya taşıyarak geçti, hala emekliliğimin hayalini bile kuramazken, dünyanın her tarafından gelen yabancılar, kıllarını kıpırdatmadan benim maaşım kadar sosyal yardım alıp, vergi de ödemiyorlar. Buna artık bir dur denmeli!”
Saksonyalı Berto’ya “Bak, sen oy vermem derken, amcam gümbür gümbür geliyor! Sırf bunun için sandığa gitmen gerekmez mi?” dediğimde, verdiği karşılık ağzımı açık bırakıyor: “Almanya aynı hatayı iki kez yapmaz! Bunlar, hayal dünyasında yaşıyorlar!”
Berto, iki gün sonra Saksonya seçim sonuçları açıklandığında hala böyle mi düşünüyor, ne yazık ki öğrenme şansımız yok.
Ancak daha sonra konuştuğum, tanıdık tanımadık bir çok Alman, seçim sonuçlarını “Utanç verici!” “Ürkünç!” diye nitelediler, büyük bir üzüntüyle. Ancak gençlerin insanların sinir uçlarını test edercesine “AfD’yi seçeceğiz, yabancıları evlerine göndereceğiz!” yollu takılmalarına karşın bazı yabancıların, özellikle Suriyeli ve Filistinli gençlerin “Biz de AfD’yi seçeceğiz, vatanımıza en ucuz ve en kestirme dönüş yolu bu!” diyerek şakalaşıyorlardı kendi aralarında. Kaderin cilvesi olabilecek diğer bir olgu da, Nazilerin atalarının Rusya’ya saldırmış olmalarına karşın, AfD yönetiminin Putin ve Rusya ile ilişkileri düzeltmekten, böylelikle gaz ve yakıt fiyatlarını ucuzlatmaktan dem vurmaları idi. Hitler’in ve onun bugünkü itlerinin kemiklerini sızlatacak bir politik değişiklik değilse, nedir bu?
Berlinli Türkler, seçim ve “Bizim Elif”
Türkçe konuşan tesettürlü bir kadın topluluğuna tesadüfen rastlayıp Berlin seçimlerini sorduğumda, “Biz, Sahra Wagenknecht’e vereceğiz.” dediler. Nedenini sorduğumda, “Biz ona çok güveniyoruz, bizim haklarımızı en iyi o savunur!” yollu açıklamalar yaptılar. Biri de, “Bizim kızın öğretmeni bize tavsiye etti!” diye tamamladı. Bense, ” Ama asla kazanma şansı yokken solu bölüp bizim Elif’i sabote etmiyor mu?” diye sorduğumda bir açıklama getiremediler ama ikna da olmadılar. “Bakın ilk kez bir Anadolu kadını Eyalet Başbakanımız olacak, onu desteklemek sevapların en büyüğü değil mi sizce?” deyiverdim. Sonra kendi kendime çok kızdım, tıpkı bir AKP’li gibi davranmıştım. Hatta kendimi çantamda makarna ararken bile yakalamıştım. Türkiye’de bir zamanlar Elif Makarna vardı… Ne de güzel giderdi bu seçimde… Her neyse! Onurlu bir insan, ne pahasına olursa olsun AKP’lileştirilemeyenlerden biri olarak kalmalıdır.
Adanalı Kaan
Önce bir terziye yolum düştü. Mardinli orta yaşlı iki akraba çocuğu çalışıyordu dükkanda. Yanlarında bir de Ukraynalı yardımcıları vardı. Biri 16, diğeri 22 yıldır Berlin’de yaşıyordu. Ama hala oy kullanma hakları olmadığını söyledi ikisi de. Geldiklerinden beri bir hafta bile işsiz kalmadan hep çalışıp uslu uslu vergi ödemişler, torun toslak topalak sahibi olmuşlar, çocukları hiç istisnasız hep sol partileri destekliyorlarmış, ama bizimkiler dil nedeniyle Alman vatandaşlığına geçemediklerinden oy da kullanamıyorlarmış. “Bu sorunun bir an önce çözülmesi gerektiğine inanıyoruz!” dediler büyük bir içtenlikle… “Çocuklarımız oy verecekler, biz de yürekten Elif Eralp’ın kazanması için dua ediyoruz.” diye de eklediler.
Yolumun üzerine bir de çilingir çıktı, içinde de kara yağız bir delikanlı harıl harıl çalışıyor, postane gibi çalışan dükkanda her gelen müşteriye yardımcı olmaya çabalıyordu. O müşterilerle ilgilenirken ben de gelenlere seçimlerle ilgili sorular yöneltiyordum.
“Kuyrukta beklerken sizlere üç sorum var!” dedim ve ekledim: “Sizce Almanya’nın en büyük sorunu nedir? Seçimler hakkında ne düşünüyorsunuz? Son olarak da Türkiye kökenli, Elif Eralp gibi bir Eyalet Başbakanınız olsun ister misiniz?”
Son derece bakımlı, emekli olduğu anlaşılan kadın hemen söze atıldı: “Elif güzel konuşuyor, ben mektupla oy kullandım ve oyumu ona verdim. Berlin’de 45 sene dokuma fabrikasında çalışıp emekli oldum. Almanya son yıllarda ekonomik bunalım yaşıyor. Böyle olduğu halde kaynaklarını ve değerlerini kendi halkı yerine dışarıya savuruyor. Yok Ukrayna, yok İsrail, yok Amerika. Halk bunun hesabını yöneticilerden soracaktır. Angela Merkel, sınırları açtı, bizi mahvetti. Ardından şu meymenetsiz Merz geldi. Beceremiyor, bıraksın artık bu işi. Yoksa tamamen süpürülüp gidecekler. Ben emekliyim, eşimin emekli maaşı olmasa kesinkes sürünürüz.”
Orta yaşlı, hastabakıcı olduğunu söyleyen bir kadın öfkeyle söze karışıyor: “Sürekli olarak haklarımızı kısıtlamaya çalışıyor politikacılar. Sağlık sistemini çökerttiler, kimseyi memnun edemiyoruz. Politikacıların tuzu kuru, bir yılı parlamentoda geçirip emeklilik hakkı kazanıyorlar, biz kırk beş sene çalışmak zorundayız. Bir de herkese gel gel yapıyorlar; Ukraynalılar, Araplar, Afrikalılar… Tamam, gelsinler ama uyum da sağlasınlar. Bu Almanya’nın en büyük sorunu bence. Bir de bizim çalışmaya isteği olmayan tembel Almanlarımız var… Hiç bir şey yapmayıp sürekli dırdır edenler… Bir de artık herkesin bildiği bir şey de şu: Seçim öncesi vaatler ve seçim sonrası oyalamalar… Bıktık artık bundan… İnsanların öfkesi artık geri çevrilemez bir noktaya ulaştı. Adamlar tüm haklarımızı ortadan kaldırmaya yeminliler sanki. Buna bir dur denmeli. Biz demesek kim diyecek?”
Peki, Elif Eralp diyecek oluyorum, “İyi bir kadın olabilir, ama yanlış parti!” diye kestirip atıyor. “DDR’den sonra, solun adını bile duymak istemiyorum!” diye de son noktayı koyuyor.
Dükkan sakinleştikten sonra Adanalı Kaan söze giriyor. “Adanalıyım, doğma büyüme buradayım. Politikacılar hep kendi çıkarlarını düşünürler. Sağcısı da öyle solcusu da öyle, sakallısı da öyle, dazlağı da öyle… Baksana biz yıllardır buralarda dirsek çürütüp ter döküyoruz, hiç bir iyileşme var mı hayatımızda? Tersine her geçen gün kötüye gidiyor her şey. AfD kazansa bile söylediklerini hayata geçirmelerinin imkanı yok! Yabancıları gönderdiğinde, hayat felç olur Almanya’da. Bunu onlar da biliyor aslında. Milletin nabzına göre şerbet veriyorlar.
Elif, memleketlimiz, bizden biri, tabii ki destekleyeceğiz onu. Başarılı olmasını çok isterim.”
Başka bir şey eklemek isteyip istemediğini sorduğumda… “Seçimi kim kazanırsa kazansın, hiç değişmeden sürekli uygulanan bir politika var.” diyor ve ekliyor: “Öyle bir savaş çığırtkanlığı yaptılar ki, sanki yarın Rusya ile savaşa girecekmişiz gibi. Bu ortamda seçimin bile bir anlamı kalmıyor. Savaşa hazırlanır gibi bir halimiz var. Başkonsolosluğu da kapattılar. Yahu Putin ailecek yıllarca Almanya’da yaşamış, çoluğunu çocuğunu burada büyütmüş biri, Almanya’ya hiç savaş açma mantıksızlığını yapar mı? Bu savaş kışkırtıcılığı bu ülkede bir çok şeyin canına okuyor, toplumu zehirliyor. Her şeyi engelliyorlar, bizi konuşturmuyorlar bile, seçme ve seçilme hakkımız bile yok. Burada bizim ağzımıza sıçarlarken, Ukrayna’yı da şişire şişire canına okudular, kaybettirdiler onlara!”
Daha sonra öğretmen, psikolog ve doktorlardan oluşan bir topluluğa yöneltiyorum mikrofonu ve benzer soruları. Doktorlar, sağlık sisteminin her geçen gün içinden çıkılamaz bir hal aldığını, hastalara gerekli hizmetlerin yeterince ve zamanında ulaştırılamadığından yakınırlarken, psikologlar, toplumdaki eşitsizlik ve adaletsiz paylaşımın insanların ruh sağlığını çok olumsuz etkilediğinden dem vurdular. Bu hastalanma ile ırkçı çözüm arayışları arasında kesin bir paralellik olduğunu insanların kısa yoldan kestirme çözümlere yöneldiğini belirttiler.
Ancak herkeste benzer bir kaygı gözlemleniyordu: Ya Berlin’de de soğuk bir sürpriz yaşanırsa diye…
Amerikan kökenli genç bir İngilizce öğretmeni, “On yıl önce sol eğilimlilerin oturduğu bir mahallede oturuyordum, her şey çok başkaydı. Şimdi bütün pencerelerden ve balkonlardan AfD pankartları ve afişleri sarkıyor, Nazi filmlerinde gördüğümüz sahneleri çağrıştırıyor. Onların rengi kahverengiydi, şimdikiler mavi, tek fark bu. Onlar gelirse, kızımı burada büyütüp büyütmeyeceğimi iyice bir gözden geçirmem gerekecek galiba.”
Kendinden son derece emin kadın bir psikolog araya giriyor: “Yeniden konuşma ve tartışma kültürüne dayanan demokrasi geleneğini canlandırmamız gerekecek Almanya’da; ben Alman devletinin bunun da üstesinden geleceğine inanıyorum.”
Gerçekten de duvarların yıkıldığı yıllarda, dostumuz Eberhard Seidel’in “Krieg in den Städten” kitabını kaleme aldığı o meşum yıllarda çok daha güçlü bir Nazi/Dazlak hareketi vardı. Bir kaç yıl içinde hemen hepsi evcilleştirilip sosyal hayata kazandırılıp sokaklara salınmışlardı. Şimdi sanki bir kez daha hortlama denemesi yapıyorlar gibi, ancak bu kez bir daha asla geri dönmemek üzere silinip, miktir olup, hatta zittir olup gidecekler, yüreğim bunu söylüyor bana. Ve bu duygularımı her yerde herkese anlatıyorum. Almanya ikinci bir Nazi hareketini daha kaldıramaz, kan zehirlenmesinden gider… Kısa devre yapar, sigortalar atar…
Karşılaştığım güler yüzlü ve cana yakın gençlerden birine bodoslama soruyorum “16’yı geçtin mi?” diye… Hemen anlıyor neden sorduğumu. “Evet!” diyor gözleri parlayarak; “İlk kez oy kullanacağım! Çok heyecanlıyım, değişimin bir parçası olacağım için!”
“Peki” diyorum, kışkırtırcasına, “Saksonya’daki gibi hep birlikte AfD mi diyoruz? Kamerad, Companiero, Amigo?”
“Öyle aptal mı görünüyorum gerçekten?” diye soruma soruyla karşılık veriyor. “Tabii ki oyumuzu SOL’a vereceğiz! Kalp hep soldan atar! Haksız mıyım?”
“Haklısın yoldaş!” diyorum, hem de çok haklısın Tavarişko Tavarişkiyano Tavarişkiyeviç!
İlk yorum yapan olun