DEPREMİN İZİNDE: “GERİ DÖNECEĞİZ”

Depremin izinde: “Geri döneceğiz”

Açılışa katılamamıştım. Henüz sergiyi görme fırsatım da olmamıştı. Konuğumuz birkaç gün içinde Berlin’den ayrılacaktı. Gürcan Öztürk’le bir araya geldiğimizde, bu sebeplerle “Söyleşiyi yazılı mı yapsak?” diye ikircikli bir öneride bulundum. Ancak Öztürk “Canlı olmasını tercih ederim!” deyince, atılıp “Aslında makbul olan bu ki araya girip soru sorabiliyorsun, daha samimi!” babında şıpınişi cümleler kurdum. İşin tuhafı, buluştuğumuz mekânda bir etkinlik vardı ve bu nedenle burada da vaktimiz sınırlıydı. Ezcümle her ne yapacaksak bu buluşmada, bu kısa zamanda yapacaktık.

Gerçi açılıştan çokça görüntü düşmüştü sosyal medyaya. Yeşilçam’ın tozunu yutmuş, sinemaya hayli emek vermiş Nuray Kibar, sergiden fotoğraflar göndermişti. Ancak bunlar yeterli değildi. Çünkü görmek ayrı şeydi. Sayısal bir fotoğrafa ekrandan bakmak kısmen referans olabilirdi fakat fotoğrafı gerçek boyutlarında görmek ayrı şeydi.

Her şey kadar fotoğrafçının nasıl gördüğü, neler hissettiği de elbet belgesel fotoğrafın konusudur. Ancak bu alanda çoğunluk sosyal ve toplumsal konular tercih edilir. Bu yüzden “istismar” en çok belgesel fotoğraf alanda yaşanır. Fotoğrafların biçimsel ve içeriksel yapılanmasından tutun da, öznenin parçası olmaya dek birçok hususun hakkıyla kotarılmış olması gerekir. Aksi halde fotoğrafçı konuya,  içeriğe yaslanmış olur ki bu bilerek ya da sehven bir “istismar”ı içerir. İleride bu konuyu enikonu açabiliriz. Ancak içten tavırlarıyla dikkat çeken konuğumuz, adeta konusunun bir parçası gibi görünüyor ve ortaya koyduğu emek gözden kaçmıyordu.

Gürcan Öztürk kimdir, sizi tanıyarak başlayalım.
Gürcan Öztürk bir ışık işçisidir. Ankara Üniversitesi iletişim Fakültesi’nden mezun profesyonel bir foto-muhabiridir. Türkiye’de önemli markalarla çalıştığım gibi Uluslararası bazı ajanslar için de fotoğraf çekiyorum. Yapmayı sevdiğim şeylerin başında insan odaklı çalışmalar gelir. Hikâyesi olan her şeye, sokaktan endüstriyel fotoğrafa, şehirden tarıma insanı kapsayan her türlü konuya ilgi duyan, bu alanlarda fotoğraf çeken bir ışık işçisiyim. Gözlerimi İstanbul Anadolu Hisarı’nda açtım. Çocukluğumu Boğaz’da, deniz kıyısında, şirin bir mahallede, top oynamaktan yüzmeye bir mahallenin tüm güzelliklerini yaşayarak geçirdim. O yıllarda klasiklerden çok Tommiks, Mandrake ve Conan gibi çizgi romanların birçoğunu okudum. Onlar benim kahramanlarımdı.

Belki de fotoğraf serüveninizin temelleri atılıyordu…
Evet, bunlar benim için fotoğrafın temeliydi. Ortaokul ve lise yıllarımda bu çizgi romanlar, bu görüntüler beni resme yönlendirdi ancak üniversiteye başladığımda bu yönelmem fotoğrafa ve sinemaya evrildi. Bu arada itiraf etmeliyim ki iyi yazabilseydim muhtemelen edebiyatçı ve yazar olurdum. Gerçi fena değilim (gülüyor) ama fotoğrafta daha iyi ve yetenekli olduğumu fark ettim. Daha doğrusu koşullar beni buraya yönlendirdi.

Peki, tam olarak fotoğrafçı olmaya ve muhabirlik yapmaya nasıl karar verdiniz?
Hiç unutmam, yağmurlu bir gündü. Cumhuriyet Gazetesi’nin önü oldukça kalabalıktı. Tabii ben o zamanlar Sultanhamam piyasasında çalışıyorum. Hayata 12 yaşında çalışmaya başlayarak atılmıştım. Orada birçok Ermeni, Yahudi ve Rum dostum, arkadaşım ve ustalarım oldu. Onlardan çok şey öğrendim. Benim ilk okulum, ilk üniversitem orasıdır diyebilirim. İşte böyle yağmurlu bir günde işten çıktığımda rastlamıştım bu coşkulu kalabalığa. Sanırım Uğur Mumcu’nun öldürüldüğü gündü ve insanlar sloganlar atıyordu.  Bu insanların öfkesinden, inancından, sözlerinden ve davranışlarından çok etkilendim. Bana muazzam bir enerji geçmişti. Ve işte o an ben gazeteci olacağım dedim.

1994 yılında, hayli iyi para kazanıyor olmama rağmen işimi bırakıp üniversiteye gitmeye karar verdim ve Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ne başladım. Aynı zamanda fakültemizin fotoğraf atölyesini kuran hocamız Atilla Cangır’la tanıştım, ondan çok şey öğrendim. O yıllarda çokça kitap okudum, fotoğraf albümlerine baktım. Ayrıca Salgado, Capa, Bresson ve Ara Güler gibi birçok ustanın çalışmalarını izledim. Onların fotoğraflarına ezberleyecek kadar çok baktım.

Depreme ve deprem fotoğraflarına gelirsek, bu çalışma bir sosyal projeye nasıl dönüştü?
Ben bir foto muhabiriyim ve toplumsal olayları kendine dert edinmiş bir insanım. “Gezi”, “15 Temmuz”, “Hendek”, “Mülteciler”, “Kentsel Dönüşüm” ve “İşçi Ölümleri” gibi kısa, orta ve uzun soluklu işler yapıyorum. Depremi duyduğumda ilk hissiyatım orada olmak oldu. Bunun için profesyonel olarak birlikte çalıştığımız arkadaşlar var, onları aradım ve bizim hemen bölgeye gitmemiz gerektiğini söyledim.

Adapazarı depreminden deneyimliydim ve nelerle karşılaşacağımızı bildiğim için ona göre bir Jeep donattık. Telsizler, bataryalar, enerji kaynakları, yedek yakıt, battaniye ve uyku tulumları gibi malzemelerle yola çıktık ve depremin ikinci gününde İskenderun’daydık. Birkaç saat hiçbir şey yapamadık, öncelikle ne olduğu anlamaya çalıştık. Manzara tarif edemeyeceğim kadar kötü,  ortam kaotiti. Biz bir Fransız ekiple tanıştık ve ilk beş gün onlarla birlikte arama ve kurtarma çalışmalarına katıldık.

Araya girip şunu sormak istiyorum: Depremin ilk günlerine tanıklık etmiş bir insan olarak, geç kalındığına ve gerekli müdahalelerin çok geç yapıldığına dair eleştirilere katılır mısınız?
Bence soru tamamen yanlış. Ortada ne geç kalan vardı, ne de geç yapılan müdahale. Çünkü ortada devlet yoktu. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki halkın dayanışması dışında orada var olan, doğru olan hiçbir şey yoktu. Bölgede onca birlik, tugay ve ordu komutanlığı olmasına rağmen askerin daha ilk saatlerden itibaren devreye sokulmaması herkesin bildiği gibi telafisi olmayan büyük bir hataydı. Ben orada devletin ve devlet kurumlarının çöktüğünü ve her şeyin çok yanlış olduğunu gözlerimle gördüm.

Fotoğraf çekimlerine dönersek, bu zorlu beş günden sonra mı başladınız fotoğraf çekmeye?
Aslında İskenderun’da sadece bir gün kaldık. Fransız ekiple birlikte sırasıyla Arsuz, Samandağ ve Hatay’a geçtik ve beşinci gün Fransız ekiple vedalaştık. Daha sonra biz fay hattı üzerinden Kırıkhan, Nurdağı, Antep, Malatya, Maraş ve Adıyaman’ı görüp onuncu gün İstanbul’a döndük. Artık dayanamayacak kadar yorulmuştuk.

Tabii bu arada çokça fotoğraf çektik, hem makinemizle hem de gözlerimiz ve yüreğimizle. İçinde hayli mahrem olanlar da vardı. Öte yandan şunu da itiraf etmeliyim ki fay hattı kırıldı ve bir deprem yaşandı ya, aslında benim içimde de bir fay hattı kırıldı. Aslında ilk günler, orada çekeceğim birçok fotoğraf, dünyanın önemli gazete ve dergilerinde manşet olabilirdi. Öyle ki AFP (Agence France-Presse)  ajansıyla çalışıyordum. İkinci gün cep telefonuyla çekip paylaştığımız, yıkıntılardan canlı olarak kurtardığımız Pamuk’un (bir ev köpeği) videosu, daha ilk saatlerde milyonlarca insan tarafından izlendi. Yani özellikle ilk günler ne çekseniz böyle büyük bir etki yaratabilirdi.

Ama ben fotoğraf çekmediğim için ajansla yollarımı ayırdım. Bu bir foto muhabirinin vereceği belki de en zor karardır. Doğrusu ben de çok zorlandım ama sonuçta insan kurtarmayı seçtim.

Çekimler sırasında neler yaşadınız, böylesi bir ortamda fotoğraf çekmek zor olmadı mı?
Öncelikle elektrik yok, internet yok, doğru dürüst haberleşme yok. Bunların yanı sıra çektiğiniz video ve fotoğrafları göndermek ve kameranızı şarj etmek gibi birçok problem yaşıyorsunuz. Yani bir foto muhabiri olarak böyle mesleki sorunlarla da karşılaştık.

Doğrusu ben deneyimli bir fotoğrafçıyım. Çeçen Mülteci Kampları’na girerken altı ay kamera taşımadım. Önce tanıştım, konuştum, kendimi ifade ettim ve ondan sonra çekimlere başladım. Burada da aynı, önce insanların güvenini kazanıp neden fotoğraf çektiğimi anlattım. Mümkün olduğunca izin aldım, izin almadan fotoğraf çekmemeye özen gösterdim. Ben makinemi yanımda taşıdım, insanlara gösterdim ve makinemi onlara çevirdiğimde herhangi bir olumsuzlukla karşılaşmadım. İnsanlar sizin geçerken fotoğraf çekmediğinizi, sırf fotoğraf çekmek için orada olmadığınızı görüyor, anlıyor.  Belki böyle olsaydı bir tepkiyle karşılaşabilirdim.

Öte yandan ortamın çok zor ve sert olduğunu, hayli zor anlar yaşadığımızı söyleyebilirim. Doğrusu bir akışın içinde kaldık ve elimizden her ne geliyorsa onu yapmaya çalıştık. Fotoğraf da çektik, işimiz ve görevimiz olmayan şeyler de yaptık. Kendimizi bunları yapmaya zorunlu hissettik.

Bütün bu çaba, bu uğraş nezdinde sizi bunlara yapmaya iten, motive eden nedir?
Daha önce belirttiğim gibi ben dokümanter çalışmalar yürüten bir belgeselciyim. Aynı zamanda zor konuları çekmeyi seviyorum. Bilindiği gibi depremle birlikte büyük bir yıkım yaşandı. Kentler, kasabalar, sokaklar ve yaşamlar değişti, her şey altüst oldu. Birincisi tüm bu olup biteni belgelemek, duyurmaktı amacım. Bunları yarına taşımak, sonsuzluğa bırakmak ve aynı zamanda bir farkındalık yaratmak istedim.

Biz onuncu gün İstanbul’a döndüğümüzde İstanbul’daki birçok arkadaşımızdan, insanlardan psikolojik olarak iyi durumdaydık, çok zor ve çok acı şeylere tanık olmamıza rağmen. Çünkü biz orada insanlara dokunmuş, hayat kurtaran bir ekibe katılmış, elimizden geleni yapmıştık. Bu bize belki de bir güç vermişti. Sanırım vicdanen de bir rahatlık yaşamıştık. İşte bu nedenlerle olayları, yaşananları sanki daha kolay atlattık.

Öte yandan orada yaşananlar, batıda bilinenlerden çok farklı. Sağda ve solda yıkıma dair,  insan kayıplarına dair birçok yanlış ve eksik bilgiler dolaşıyor ve inanılmaz bir sansür yaşanıyor. Ve ben bir muhabir olarak orada yaşanan gerçekleri anlatmak, tüm insanlara duyurmak için bu çalışmaya giriştim ve bu yüzden yürütmeye devam ediyorum.

Peki, bu çalışma Berlin’e nasıl taşındı?
Birkaç yıl önce Berlin’e gelmiştim. Bir dost meclisinde depremi ve o süreçte yaşadıklarımı anlatınca arkadaşlarımdan özellikle Filiz Bragulla ve Alpay Yeşildağlar bu hikâyelerden çok etkilendiler, depremin ve bu yaşananların bir sergisi açılmalı dediler. Ayrıca böylelikle oradaki insanlara bir yardımımız olacağını ve bir farkındalık yaratacağımızı hatırlattılar. Tabii ben de kabul ettim ve depremin üçüncü yılında, bir gala ve anma ile sergimizi açtık.

Ancak serginin özellikle depremin yaşandığı 6 Şubat’ta olmasını ben önerdim. Onlar da kabul etti. Diğer yandan bu çalışma tamam veya bitmiş bir proje değil. Dediğim gibi çalışma ve çekimler devam ediyor. Belki beş yıl, belki daha da uzun sürebilir. Çünkü orada başta barınma, altyapı, hijyen, çevre, eğitim ve sağlık gibi temel ihtiyaçların yanı sıra birçok sorun maalesef hâlâ çözülebilmiş değil. Ve oradaki insanların yalnızca maddi desteğe ihtiyacı yok. İlgiye, konuşmaya ve manevi desteğe de ihtiyacı var.

Bu arada şunu da belirtmeliyim ki bu projemizde “Sınır Tanımayan Doktorlar”, deprem bilimciler, kurtarma ekibinden insanlar, milletvekilleri, Alman politikacılar gibi projenin farklı paydaşları oldu ve böylece projeyi biraz daha büyütmüş olduk.

Deprem sergisi ilk kez Berlin’de mi görücüye çıktı, yoksa daha önce Türkiye’de sergilendi mi?
İlk kez Berlin’de sergileniyor. Açıkçası ben bu çalışmanın Türkiye’de herhangi bir yerde sergilenmesi için bir başvuruda bulunmadım. Bulunmam da. Ama doğrusu onlardan bir teklif gelmesini beklerdim. Bilindiği gibi Türkiye deprem riski altında olan bir ülke. İzmir ve İstanbul gibi büyük şehirlerden fay hatları geçiyor. Mesela birçok sosyal tesisi ve Gazhane gibi bir mekânı olan İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’nden bir teklif gelebilirdi. Kabul ederim ya da etmem. “Gürcan Öztürk sen deprem çalışıyorsun, İstanbul’da bir deprem bekleniyor, senin çalışmalarından bir sergi açalım” diyebilirlerdi. Bunun birçok yararı olurdu, en azından bir uyarı, bir farkındalık yaratılabilirdi ama maalesef olmadı.

Size yaşadığım bir hikâyeyi, gerçek bir olayı anlatayım. Birleşmiş Milletler için bir çalışma yaparken Marmara Belediyeler Birliği’nden bir grup insanla tanıştım. Marmara dediğiniz Tekirdağ, Sakarya, Kocaeli ve İstanbul gibi büyük şehirlerden oluşuyor. Türkiye nüfusunun neredeyse yarıya yakını bu bölgede yaşıyor. Konuşurken depremden söz açılınca ben çalışmalarımdan söz ettim. Önce hayli ilgi gösterdiler ve yapacakları bir sempozyum sırasında gösterebiliriz dediler. Ben de memnun oldum ve tam yeri diye düşündüm. Sonra çalışmayı kendi aralarında izlemişler ve gelip bana “Bu çok sert olmuş, insanlar bu fotoğraflardan rahatsız olur, bu yüzden gösteremeyiz” dediler. Ben de bunlar gerçek, gerçeğin, orada olanların fotoğrafları dedim. Evet, biraz da rahatsız olmaları gerekiyor ki gerekli önlemler, tedbirler alınsın, insanlar bir şeyleri değiştirebilsin diye de ekledim.

Peki, sizin fotoğraflarınız gerçekten sert ve irite edici mi?
Açıkça itiraf edeyim ki ben acı pornosunu sevmiyorum. Böyle bir şeyi diğer işlerim ve çalışmalarım dâhil hiçbir zaman tercih etmedim. Öte yandan mahremiyete de son derece özen gösterir, dikkat ederim. Bulunduğum yeri iyi bilirim. Bu yüzden ne polisten ne de eylemcilerden bugüne kadar herhangi bir şiddet görmedim. Çünkü o kırmızı çizgilere riayet ederim. Deprem çalışmamda da aynısını yaptım. Fotoğraflara baktığınızda öyle çok rahatsız edici karelerle karşılaşmazsınız.

Ama öte yandan bu husus esasen iktidarın yumuşak karnı. Çünkü o fotoğraflar bir ayna işlevi görüyor. Siz gösteriyorsunuz, onlar rahatsız oluyor. On gün sonra Hatay’a gidip o enkazların üstünü branda ile örttüler ya, ben o brandayı aslında şuna benzetiyorum: Devlet gerçeğin üstünü örttü ama gerçek tüm çıplaklığıyla o brandanın altında duruyor. Fotoğraflar işte bunu, bu gerçeği, orada neler olup bittiğini anlattığı için rahatsız oluyorlar. Bence asıl rahatsızlık bu.

Son olarak ne söylemek istersiniz?

Aslında her insan bu dünyada bir iz bırakmak ister. Benim de derdim bir iz, bir imza bırakmak. Başka bir dünya mümkündür demek. Aynı zamanda ben toplumsal gerçekçi fotoğraflar çeken ve sosyal konulara duyarlı bir insanım. Ve insanların dertlerini, sorunlarını herkese, tüm dünyaya duyurmam gerektiğini düşünüyorum. Bunun birçok açıdan yararlı olacağına inanarak.

Mesela burada, Berlin’de depremi izleyen birçok insan, hatta milletvekilleri, depremin bu denli büyük ve bu boyutlarda olduğunu bilmiyorduk dediler. Siz sözlü olarak istediğiniz kadar anlatın, pek bir anlamı olmaz. Ama fotoğraf, çok güçlü bir dil, bir kanıt ve gerçektir. İnsanlar onu görüyor ve alıyor.  Fotoğrafla çok şey anlatabilirsiniz.

Ayrıca söylediğim gibi ben deprem çalışmasını bir iş ve görev edinerek yaklaşık üç yıldır kasaba ve köyler dâhil on bir ilde çekimler yaptım. Dediğim gibi bu uzun soluklu bir çalışma. Mesela yakında Hatay’da Paskalya var ve orada olacağım ve bölgede neler olup bittiğini elimden geldiğince belgelemeye devam edeceğim.

Tabii bu çalışmayı bir yerde noktalamak gerekir. Ben bu çalışmamı bir albümle, bir belgesel filmle noktalamayı hayal ediyorum. Ve buradan gelecek geliri kanserli kadınlara destek olan ve Hatay Samandağ’da “Pi Kız Kardeşim Köyü” adında bir yaşam alanı kuran “Pi Kadın Kanserleri Derneği” ile paylaşmak istiyorum.

Zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. Söyleyecek çok sözünüz olduğu aşikâr. Umarız bir başka söyleşide devam ederiz.
Ben de size teşekkür ederim, bana bu imkânı verdiğiniz için. Umarım tekrar görüşür, konuşuruz.

Engin KABAN
Berlin, 20.02.2026

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*