Bir Alman mahkeme salonundan,
Türkiye’nin vicdanına tutulan ayna
İç Anadolu’nun küçük bir köyünde doğdum. İlkokul binası evimize yaklaşık yüz elli metre mesafedeydi. Henüz altı yaşında bile değildim; okula gitmek istiyordum ama müdür, okulda sandalye olmadığını söyleyerek “alamayız” dedi. Çocuk aklımla, evdeki bakır yemek tepsisinin altına konan işlemeli ahşap tabureyi alıp her gün okula gitmeye başladım. Birkaç hafta sonra müdür pes etti ve beni okula kaydetti.
Belki de hikaye orada başladı: Öğrenmeye hevesli bir çocuk…
Lise bitti. O yılların üç “makbul” mesleği vardı: doktor, mühendis, pilot. Türkiye sağ–sol çatışmalarıyla yanıyordu. Aile dostu bir büyüğümüz, “Bu çocuk yurt dışına gitsin, burada başına bir iş gelmesin” dedi.
Almanya yolculuğu böyle başladı.
Ürgüp turistik bir yer olduğu ve lisede İngilizce gördüğümüz için yola çıktım. Kırık dökük İngilizceyle, Almanca bilmeden Stuttgart’a indim. Kurslar, Goethe Enstitüsü, sınavlar… Passau, Hannover, Berlin… Berlin Teknik Üniversitesi’nde hazırlık okurken, eğitim masraflarımı karşılamak için Tercüman Gazetesi’nde serbest muhabir olarak çalışmaya başladım.
Ardından Hürriyet…
O dönem “medyanın amiral gemisi” olarak anılan gazete. Fiilen gazetecilik yapıyordum; bir süre sonra kadrolu oldum. Ta ki bir gün… Hastanede yattığım dönemde, Berlin Hürriyet temsilcisi bordroda yer alan ek ödemeyi “Merkezle konuştuk, kesildi” diyerek ödemedi. Nedenini sormadan, tereddüt etmeden hakkımı aradım. Gazeteciler Sendikası aracılığıyla mahkemeye başvurdum. Sen misin mahkemeye veren! Başvurumda şunu söyledim: “Gazeteci tarifesine göre bana eksik maaş ödeniyor. Ayrıca 500 Mark kesildi. Hakkımı istiyorum.”
BİR MAHKEME DİYALOĞU, BİR ZİHNİYETİN İTİRAFI
Mahkeme salonu. Hakim soruyor: “Selçuk Bey, büroya geldiğinde ne iş yapar?”
Berlin Hürriyet Büro Şefi, son derece rahat: “Gazeteci değildir. Büro boydur. Tuvalet kağıdı alır, gazetenin aracını yıkamaya götürür, kahve almaya gönderirim.”
Hakim devam ediyor: “Peki siz Berlin’e tayin olup büroya ilk geldiğinizde Selçuk ne yapıyordu?”
Ortada sadece bir iddia yoktu. Bir zihniyet vardı. Ve bu zihniyet, tanıdıktı. Salon sessizleşti. Artık dosyada yalnızca ben yoktum. Ailem de töhmet altındaydı.
Hakim bana döndü: “Eşiniz ne iş yapıyor?”
“Eşim bir Alman bankasında üst yöneticidir.”
Hakim başını kaldırdı, sesi sertleşti: “Hürriyet temsilcisine sesleniyorum: Siz burada işvereni temsil ediyorsunuz. Mahkemede gerçeğe aykırı beyanda bulunmanın cezası vardır. Bunu hatırlatırım.”
Büro şefi çöktü.
Hakim bu kez şunu sordu: “Diyelim ki kahve almaya gönderdiniz, kaç saat sürer?”
“İki-üç saat.”
Hakim iyice sinirlendi: “Sayın Selçuk kahveyi Berlin’den mi alıyor, Berlin dışından mı?” Ve ekledi: “Bir büro elemanına bu maaş verilir mi?”
Kısa bir aradan sonra karar açıklandı: Sayın Selçuk’un redaktör olarak çalıştığına ve işbaşı yapmasına… Karar verildi.
Alman Yüksek İş Mahkemesi’nin bu kararıyla resmen ilk Türk gazeteci oldum.
Türkiye’de bugün açılan davaları duydukça üzülmüyor, kahroluyorum. Çünkü zihniyet aynı.
BERLİN’DE HAKİMLER VAR!
Mahkeme beni redaktör olarak kabul edince bu kez iftira üretildi. Yeni bir dava açıldı. Gerekçe: Bir ay 300 Mark, diğer ay 311 Mark 70 Pfennig’lik gazete faturası.
İddia şu: “Gazete faturasına 11 Mark 70 Pfennig fazla yazdırarak gazeteyi dolandırdı.”
Rakam komik. Niyet karanlık. Amaç adalet değil. Amaç şu: “Bu adamın adı temiz kalmasın.”
ŞİMDİ TÜRKİYE’YE BAKIN
Bugün Türkiye’de de aynı mekanizma işliyor. Önce kişi küçültülüyor. Yetmezse ailesi devreye sokuluyor.
“Zaten gazeteci değildi.”
“Zaten önemsizdi.”
“Zaten eşi de…”
Mahkeme yok. Karar yok. Ama itham hazır.
Berlin’de hâkimler bu oyunu bozdu. Türkiye’de ise bu dil çoğu zaman normalleştiriliyor. Benim yaşadığım bir istisna değil. Yaşanmış bir gerçektir. Elbette kim devlet malına çökmüşse, haksız kazanç sağlamışsa cezalandırılsın. Ama… Mahkeme olmadan, kanıt olmadan, savunma alınmadan yapılan her şey, adalet değil, yargısız infazdır. Bir ülkede suç isnadı kişiden çıkıp ailesine yayılıyorsa, orada artık hukuk değil, çürüme vardır.
SON SÖZ
Bu yazıyı buraya kadar okuduysanız, mesele Almanya değildir. Bir gazete değildir. Benim şahsım hiç değildir.
Mesele şudur: Gücü ele geçiren her yapı, önce insanı küçültür. Yetmezse ailesini kirletir. Sonra da “zaten” diyerek vicdanını rahatlatır.
Berlin’de hâkimler var. Türkiye’de bugün en çok ihtiyaç duyulan şey de budur. Hâlâ soruyorum: Yanılıyor muyum? Hayır. Çünkü zihniyet değişmezse, sadece ülke değişir. Sadece kurban değişir. Zihniyet değişmezse, ülke kurtulmaz.
Süleyman Selçuk – 01.02.2026
Fotoğraflar: Süleyman Selçuk ve Birlik TV / Hikmet Tekemen
Kahramanmaraş merkezli gerçekleşen ve 10 ilimizde büyük bir yıkıma ve çok sayıda insanımızı kaybetmemize sebep olan 7.7 büyüklüğündeki deprem dolayısı ile (ATGB) Alman-Türk Gazeteciler Birliği Berlin Yönetim Kurulu olarak üyelerimiz adına milletimize başsağlığı, yaralı vatandaşlarımıza […]
İstanbul’un “sokak fotoğrafçıları” Berlin’de Berlin’in en gözde salonlarından fotogalerie.freidrichshain’da sokak fotoğrafının envaiçeşit iyi örneği, bir karma sergi ile görücüye çıktı. Serginin kahramanları Türkiye’den. Ancak ortada havsalanın almadığı bir gariplik var: Ne ki fotoğrafları sergilen birçok […]
Berlin’de Hukuk ve Toplumsal Sorunlar Tartışılacak ATGB.Berlin Alman-Türk Gazeteciler Birliği Üç Ünlü Hukukçuyu Berlinlilerle Buluşturacak Berlin – 31.01.2024 – ATGB Alman-Türk Gazeteciler Birliği’nin düzenlediği özel bir etkinlik kapsamında, ünlü hukukçu Prof. Dr. Ersan Şen, Berlin’de […]
İlk yorum yapan olun