Erkek düşmanlığı mı?
Az önce yüzünü gösteren şafak, yerini kasvetli bir koyuluğa bırakıyor. Ufuk, şafağın aydınlığı ve renkleriyle bu donuk koyuluğu bir nebze kırıyor. Sonra birden sise ve dumana bulanmış kara bulutlar peyda oluyor. Gök anbean değişiyor. Derken içine mavi, şafağın alı, moru ve yeni günün aklığı karışmış farklı tonlara bezeniyor gökyüzü. Ardından bu kez gri, pare pare füme ve karaya çalan bulutlarla kaplanıyor.
Sokağa adımımı attığımda ilk selamı yanaklarımı yakan keskin yel çakıyor. Kış, içime işleyen kuru soğuğu, karı, kuzeyden ve doğudan esen sert rüzgârları ve çetinliğiyle kendini iyiden iyiye hissettiriyor.
Otobüs durağına geliyorum. Durakta beni buğulu mavi gözleri, onları ortaya çıkaran gülkurusu beresi, ona uygun tonlarda kaşkolü, lacivert paltosu ve diğer giysileriyle hayli şık, ufak tefek, ama yüzüne sevginin, hatırın, iyiliğin ve içtenliğin aydınlığı vurmuş bir kadın karşılıyor. Kendi dilinde “guten Morgen” diyor. Benim de ağzımdan kendi dilimde “günaydın” çıkıyor. Ardından hatırımı soruyor. “Hava çok soğuk” diye ekliyor. Ancak yüzünde öylesine hoş bir ifade beliriyor ki, şikâyet etmekten çok sanki bir memnuniyeti, sanki bir güzelliği vurguluyor.
Daha ilk anda bana geçen içtenliğiyle karşılık verip kışı, kışları, insanların yaşadıklarını, karlı dağları, tepeleri, yolları düşünüyorum. Çocukluğumu, tüm çocukları, kar yağdığında nasıl da sevindiğimizi. Ardından kasabaları, köyleri, tandır başlarında, soba önlerinde, pencere kenarlarında tutuşulan sohbetleri. Geçmiş kışlarda kalan o eşsiz, uğruna neler verilmez ki dediğimiz anıları tahayyül ediyorum.
Tepeden tırnağa bir sevinç, bir coşku sarıp sarmalıyor. Nefes nefeseyim. Nereden hicap etti bilmiyorum ama buhara dönüşen nefesimi daha gür üflüyor, tütünde olduğu gibi şekilli dumanlar çıkarmaya çalışıyorum. O da ne! Sanki uzun zamandır tanışıyormuşuz hissi uyandıran bu güzel insan beni yansılıyor. Benden daha çok hayat sürmüş görünmekle birlikte iki yetişkin insan buhar üflemeye girişiyor; başını sağa sola çeviren, daireler çizen, garip biçimlerde üfleyen ve şekilli buharlar çıkarmaya çalışan iki çocuğa dönüşüyoruz.
Otobüse binmemizse tam bir komedi. O beni buyur ediyor, ben onu. Ben “lütfen” diyorum, o aynı sözcükle cevap veriyor. O önce benim binmemi işaret ediyor, ben onun. Derken kapı kapanıyor. Kapının kapanmasıyla birlikte bizi bir gülme tutuyor ve bir yandan da şaşkınlık yaşıyoruz. Neyse ki kapı çok geçmeden açılıyor. Anlaşılan oyunumuza kaptan da katılıyor. Ya da binmemiz konusunda uyarıyor. Otobüse aynı anda, bir sevinç ve gülüşme eşliğinde biniyoruz. Oyun arkadaşım birden hızlanıp arkaya yöneliyor, ki ne olduğunu pencere kenarını kapınca anlıyorum. Daha yüksek bu arka sahanlık bence de otobüsün en güzel yeri. Ben de adeta koşar gibi hareketlenip karşı köşeyi, diğer cam kenarını kapıyorum.
Yeni moda deyimle dünya bir anda güzelleşiyor. Bir andan çok fazlası elbet. Ve ben pencere kenarında oturmanın, gözlerini dışarıya çevirip gelen geçeni, manzarayı ve gürül gürül akan hayatı izlemenin insana verdiği o müthiş hazzı yaşıyorum. Ve bahtiyarım…
…………
Takvimler 8 Mart 2025’i gösteriyor. Baharı müjdeleyen güneşli ve mavi bir gün. Fotoğrafçı bir arkadaşımın önerisiyle “8 Mart” yürüyüşüne katılıyor, cıvıl cıvıl bir miting alanından yürüyüşe geçiyoruz. Ben çoğu zaman olduğu gibi fotoğraflarımı kortejin dışından çekiyorum. Fakat biraz sonra yanıma yaklaşan bir kadın, anlamsız bir soru yöneltiyor: “Neden çekiyorsunuz?” Gazeteci ve fotoğrafçı olduğumu söylüyorum. Sözlerime pek itibar etmemiş bir edayla ayrılıyor yanımdan. Çok geçmeden tekrar gelip bu kez “ama çok çekiyorsunuz” diye soğuk bir ses tonuyla bu cümleyi kuruyor. Bir kez daha gerekli açıklamaları yapıyorum. Pek memnun görünmese de kalabalığa karışıyor. Onu hiçbir şey ikna etmemiş ki kısa bir aranın ardından üçüncü kez yanıma yaklaşıp bu kez kimliğimi, basın kartımı ve kim olduğumu sorguluyor…
Aynı günün akşamı iki kadın arkadaşımı Berlin’de çeşitli etkinliklere ev sahipliği yapan Bavul’a getiriyorum. Gelmişken tuvaleti kullanıp hızlıca dışarı çıkıyorum. Çok geçmeden yanıma öfke içinde bir kadın yaklaşıyor. Azarlayan sesiyle neden içeri girdiğimi, kadınların çok rahatsız olduğunu, etkinliğe erkeklerin girmesinin yasak olduğunu sıralıyor.
Görenlerin çok kötü bir şey yapmışım imasına kapılacağı tavrı, bir an beni de süpheye düşürüyor. Malum mekâna neden girdiğimi ve rahatsızlığımı hatırlatıyor, iki kadın arkadaşıma rehberlik ettiğimi ve etkinliğin kadınlara ait olduğunu bildiğimi söylüyorum. Heyhat, hızını alamayan bu kişi, “kim senin arkadaşların?” diye o insanları göstermemi istiyor…
…………..
Geçenlerde Berlin Cemevi’nde “Kadın varsa çözüm var. Ne yapmalı? Nasıl yapmalı?” başlıklı bir panel gerçekleşti. Konukları DEM Parti Erzurum Milletvekili Meral Danış Beştaş ve TİP İstanbul milletvekili Sera Kadıgil’di. Verimsiz geçtiği kadar hemen herkesin bildiği hususların tekrarlandığı panel dönüp dolaşıp kadın erkek çatışmasına dayandı.
Beştaş, konuşmasının bir yerinde tüm erkeklerin aynı olduğunu, alevi erkeklerin de bundan muaf olmadığını, cem evlerine gittiğini ve kadına karşı tutumun buralarda da pek değişmediğini söyledi. Kadıgil ise, bahse konu günün eskiden birlikte kutlandığını hatırlatan bir konuşmacıya, hayli nahoş ve sert bir üslupla cevap verdi. Bir an yaptığının yanlış olduğunu fark etmiş olmalı ki, o insanı tanıdığını, partiden arkadaşı ve yoldaşı olduğunu “bu yüzden bunları söyleyebiliyorum” açıklamasında bulundu.
Yaşını almış bir başka konuşmacı ise Danış’a katılmadığını hatırlatıp Alevi kültüründe kadın ve erkeğin her zaman eşit olduğunu söyleyince Erzurum milletvekili, “Efendim ben oğlumu, eşimi eleştiriyorum, sizi mi eleştirmekten çekineceğim.” babında cümleler kurunca kadınlardan bir gürültü, bir alkış koptu. Sonrasında söz alan birkaç erkek konuşmacı da müdahaleye, “kadınlar konuşsun” diye itiraza maruz kaldı.
Önce kalabalığın memnuniyetle karşılanıp sonrasında -aslında- etkinliğin kadınlara ait olduğunun hatırlatılması, kadınların erkekleri protestosu etmesi falan etkinliği tatsız kılmıştı. Bu tatsızlıkta insanı rahatsız eden sert tutumuyla dikkat çeken moderatörün de payı vardı. Bahsi geçmişken daha önce yine burada, Bavul’da bir kitap tanıtımında ve birkaç yerden tanık oldum ki, insanları azarlayan, çıkışan, konuşma kesen ve gereksiz müdahalede bulunan moderatör veya oturum yöneticileri, başlı başına bir tez konusu. Eline geçirdiği ufacık bir fırsatta bunları yapanlar, büyük bir fırsat ve imkân karşısında kim bilir neler yapar? Allah bunlara fırsat vermesin!
Panele dönersek, en son söz verilen bir kadının hışımla koşup mikrofonu eline alması ve “bu erkeklere nasıl katlanıyorsunuz” diye bir cümle kurması, bu konuda bir yazı yazma fikrime tuz biber oldu. Tüm bunlar ve çoğaltılması mümkün örnek ve pratikler “erkek düşmanlığı mı?” sorusuna getirdi aklıma.
Meramım kadınla erkeği yarıştırmak ve bir kıyasta bulunmak değil. Kadınların, beş bin yıldır süregelen ataerkil düzenin ve onunla birlikte yükselen erkek egemen bakışın altında neler yaşadığı ve nelere maruz kaldığı, vicdan ve haysiyet sahibi insanların bilgisi dâhilinde.
Ancak burada unutulmaması gereken başka hususlar da söz konusu. Öncelikle bu beş bin yıllık patriarkal eril düzen, yalnızca kadınları değil, erkekleri de derinden etkilemiş, bu cinse yüklenen anlamsız rol ve misyonlarla onlar da yaralanmıştır. Bahse konu o rollerin baskısı ve ağırlığı bir yana, erkekliğin de kendi içinde envaiçeşit derdi, sorunu ve tasası vardır. Erkeklerin büyük çoğunluğu, yer yer ciddi sorunlara yol açar ki vücudu ile barışık değildir. Sünnet geleneği ve yol açtığı travmalar bu sorunlardan yalnızca bir kaçıdır.
Oranı yer yer değişse de iyiliğin ve kötülüğün cinsiyeti yoktur. Tansu Çiller zamanında, özellikle Kürt halkının maruz kaldığı zulüm, diğer dönemlerde yaşananlardan aşağı değildir. Yani ne erkek ve kadın olmak, ne de eşcinsel olmak, bir önem taşımadığı gibi her biri iyiliğe ve kötülüğe potansiyel olarak sahiptir. Dahası erkek egemen yahut eril bir kafa yapısına sahip kadınlar vardır. Çiller örneğinde olduğu gibi. Haliyle önemli ve anlamlı olan insan olmaktır. Seçme hakkımızın olmadığı herhangi bir şeyin muteber olmasının makul hiçbir açıklaması yoktur. Dahası yabana atılamayacak aile, çevre, coğrafya gibi koşul ve şartlar söz konusudur.
Keza aile demişken şunu hatırlatmanın tam yeri: Ebeveynleri tarafından yara almamış çocuk yok gibidir. Lakin bu yaranın açılmasında erkek bireyler kadar kadınların da rolü büyüktür.
Öte yandan insanlık bugün, amansız bir sömürüden doğanın tahribatına, kadın düşmanlığından ırkçılığa dek envaiçeşit sorunla karşı karşıya. Dahası insanlık ve onun yarattığı uygarlık bir yıkımın, bir kavşağın eşiğinde.
Tüm bu sorunların menşei ve kaynağı herkesin bildiği gibi kapitalist ve emperyalist barbarlıktır. Keza her şeyi meta olarak gören bu sistem, kimseye insani bir gelecek vaat etmemektir. O halde buradan kurtulmadan, burayı aşmadan herhangi bir sorunun çözüme kavuşması mümkün değildir…
Engin Kaban, Berlin
Fotoğraflar: ©Engin Kaban
İlk yorum yapan olun