Yazmak ve batı hayranlığı… 1

Yazmak ve batı hayranlığı… I

Tezer Özlü, “Sözcüklerin tümü içimden çıkmadan bir an bile uyuyamam” derken, muhtemelen kelimelerin ilk ve yüzeysel anlamlarının ötesini işaret ediyordu. Belki de zihnine takılan, onu huzursuz eden herhangi bir meseleyi dile getirmeden, -başka deyişle kaleme almadan- rahat edemeyeceğini ima ediyordu. Uyuyamam derken belki de kastı şuydu: İçimde kalan, söze dökülmeyen her şey beni huzursuz eder.

İnsan, meramını, duygularını ve acılarını sözcüklere dökmeden, onları paylaşmadan gerçekten huzur bulabilir mi?

Yazma derdine düşmüş -gazetecisinden yazarına eli kalem tutan- hemen her çift gözün, envaiçeşit saikle yazıp çizdiği bilinir. Yazmak, bir yandan içsel bir ihtiyaç, dünyayı anlama ve değiştirme çabasıyken, diğer yandan duygusal bir rahatlama, bazen de ölümsüzlük arzusunun bir tezahürü olarak görülür.

Türk edebiyatının önemli kadın yazarlarından Tezer Özlü; yazmayı, yaşamın zorluklarına ve dünyaya dayanabilmenin bir yolu olarak değerlendiriyordu. Fransız edebiyatının başat yazarlarından Gustave Flaubert ise yazarlığı bir “köpek” gibi yaşamaya benzetiyor ama bunu yaşamaya değer tek “hayat” olarak görüyordu. Büyük öykü ustası Sait Faik “yazmasam delirecektim” diyordu. “Gördüklerimi ve hissettiklerimi en basit haliyle kâğıda dökmek için yazıyorum.” diyense “Yaşlı Adam ve Deniz”, “Silahlara Veda” ve “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” romanlarının yazarı Ernest Hemigway’di. İnsan ruhunun ustası Balzac, “Toplumun ahlaki, kültürel, sosyal ve ekonomik yapısını belgelemek için” yazdığını iddia ederken, “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” ile ünlenen Milan Kundera ise şunları söylüyordu: “Kimsenin söylemediğini söylemek zorunda olduğumuz için yazıyorum. Kimsenin söylemediğini söylemek, herkesin söylediğinin tersini söylemek anlamına gelir. Demek ki, yazmak tersini söylemek zevkidir.”

Bu liste uzatılabilir. Fakat özellikle insan soyunun biriktirdiği değerlerin hoyratça heba edilmesine, bayağılığa, vasatlığa ve dünyanın bu pervasız gidişatına dayanamadığı için yazanlar da var.  

Yazmak, bir anlamda itiraz etmenin, bir yanlışa, bir kötülüğe, bir haksızlığa karşı çıkmanın bir yoludur. Bu yol insana bir bahtiyarlık da yaşatır. Tüm bu saiklerle yazanları yakın bulmak, şiar edinmekle birlikte, şairin dediği gibi aklı hep sonradan başına gelenlerdenim. Yani meseleyi, onun asıl özünü, ayrıntılarda gizlenen hakikatini çoğu zaman geç kavrıyor ve zihnimi kemiren bu hususu yazmadan, dile getirmeden rahat edemiyorum.

Gazete İstanbul’da çalıştığım yıllarda, fotoğraf editörlüğümün yanı sıra muhabirlik ve köşe yazarlığı da yapıyor; her gün gazeteye yazı yetiştiriyordum. Bugünden bakınca, her gün yazacak kayda değer bir şey bulmanın zor olduğunu daha iyi anlıyorum. Ancak şu sıralar önemli bulup değinmek istediğim, yazılmasının elzem olduğunu düşündüğüm birçok konu varken, çeşitli nedenlerden ötürü yazmakta zorlandığımı itiraf etmeliyim.

“Batı hayranlığı” ve Befok’ta (Berlin Fotoğraf Kolektifi) yaşananlar, nicedir yazmak, ne olup bittiğini kamuoyu ile paylaşmak istediğim meseleler arasındaydı. Geçenlerde yaşadığım bir olay, “Batı hayranlığı” bahsini kaleme almamın tam da zamanı olduğunu hatırlattı.

Doğaçlama gelişen o olay, daha çok sohbet havasındaydı ve fotoğraf üzerine konuşurken, faaliyetlerini -şimdilik- dondurduğumuz Befok’ta bulunmuş bir “batılı” fotoğrafçıdan söz açıldı. Ancak bu basit bir anma değil,  neredeyse abartılı bir hayranlıktı. Söz konusu kişiyi Befok aracılığı ile tanıdığımı, hoş olmayan tavırlar sergilediğini ve fotoğraf bilgisinin sanıldığının aksine zayıf olduğunu söylediğimde, birden bozulup yüzlerinin asılması bir oldu.

Bu bozulmanın ve rahatsızlığın arka planında, masada geçen başka bir tartışmanın da payı vardı.  Sohbet sırasında “ipne” sözcüğü sarf edilince, bu kelimenin aşağılayıcı bir anlam taşıdığını, düzeyli ve hele de kendini “devrimci” olarak tanımlayan insanlara hiç yakışmadığını hatırlattım. Ama ne gam. “İpne, arapça oğul demektir” diye bir savunma ile o sözcüğün kullanılmasında bir mahsur olmadığı söylendi. Bu hafif tartışmanın üstüne bir de, eleştiriden azade tuttukları, toz kondurmadıkları o “batılı” figürü eleştirmem, fotoğraf bilgisinin yetersiz olduğunu söylemem, ortamın daha da tatsız bir hal almasına tuz biber oldu.

Ne yazık ki kırılgan, köksüz, dayanaksız ve içi boş bir çoğunlukla karşı karşıyayız. Gözlerinde pek büyüttükleri kahramanlarına yöneltilen her sözü, her eleştiriyi tepkiyle karşılıyor, o meşhur sözde olduğu gibi kraldan çok kralcı davranıyorlar. Ama ben bu hususlardan öte aynı özne üzerinden “Batı hayranlığı” bahsini açmak ve bu yazıyı, iki bölümlük bir dizinin ilk halkası olarak noktalamak istiyorum.

Berlin Fotoğraf Kolektifi WhatsApp grubumuzda, defalarca uyarılmış ve ortak kararla belirlenmiş bir ilke vardı: Bağlamsız metin ve fotoğraf paylaşılmayacaktı. Buna rağmen, gündüz defalarca sarılarak vedalaştığımız, samimiyetine saygı duyduğum ve üst satırda bahsedilen o “batılı” arkadaş, aynı günün akşamında grupta hiçbir bağlamı olmadan kendi portresini paylaştı. Ardından cep telefonu ile çekilmiş alelade fotoğraflar geldi.

Özelden gelen haklı uyarılar üzerine, harfiyen şu cümleyi yazdım:  “Arkadaşlar, grupta bağlamsız fotoğraf paylaşmıyoruz.” Bilginlerin, “fazlasını verdiğiniz yerde asla kıymetiniz bilinmez” sözünü doğrularcasına, onca zamandır olağanüstü emek verdiğim, canhıraş çaba harcadığım gruptan birisi, “Burada artık fotoğraf paylaşmayacağım” diye bir paylaşımda bulundu. Onu başkaları izledi. Ardından aynı çıkışı o “batılı” arkadaş yaptı. Bir insan, gündüz defalarca sarıldığı bir insana, hemen akşamında nasıl olur da böyle açık bir karşı tavır alır, nasıl olur da böyle “hasmane” bir davranış takınabilirdi?

Aradan iki-üç hafta geçti. Bu “batılı” arkadaş sözünü unutup grupta yeniden bir paylaşımda bulundu. Tabii böylesi bir durumda hatırlatılması veya sorulması gereken o makul soru soruldu.

Lakin soruya, asıl muhataptan değil de gruptan kendini “solcu” ve “devrimci” olarak tanımlayan kişilerden cevap geldi. Ancak bu daha çok anlamsız ve yersiz bir müdahaleyi andırıyordu. Ne ki paylaşımın fotoğrafla ilgili olduğu falan söyleniyordu. Oysa bu çıkışı yapanlar konunun fotoğrafla ilgili olmadığını gayet iyi biliyordu. Ha keza en başından beri hoş olmayan bir tutumun sergilendiğini ve konunun, sırıtan bir tutarsızlıkla ilgili olduğunu… Mamafih kadim bir sorun olan “Batı hayranlığı” bilerek ya da sehven, haksız da olsa bir batılıyı savunmaya, ona itibar etmeye, birçok saikle itebiliyor insanları.

Sonra ne mi oldu? Sözünde duramayan o “batılı” arkadaş, kendi “PR”ını yaptığı bir paylaşımın ardından gruptan ayrıldı…

Berlin’de, Almanların değil ama özellikle Türkiyeli çevrelerin düzenlediği politik etkinliklerde bu “batılı” arkadaşı -bir demirbaş olarak- görmek mümkün. Buralarda hayli cüretkâr davranan bu arkadaş, insanların dibine kadar sokulup fotoğraf çekebiliyor. Ancak bu insana böylesi bir tahammül ve müsamaha gösterilirken, aynı yerde fotoğraf çeken bizlerin engellenmesi, hatta kimlik soracak kadar şüpheyle yaklaşılması, “Batı hayranlığı” değilse nedir? Bilen beri gelsin…

Engin Kaban

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*